12 Mayıs 2012 Cumartesi




YAN DEĞİNİLER
Bir "ayının" (kuğu-da olabilirdi) kendisini "insan" sandığını var-sayalım, bu bir "davranış-bozukluğu mudur" ve tedavi edilmesi mi gerekir?
Bir insanın, kendisini "ayı-sandığını" (tavşan da olabilirdi) var-sayalım, bu bir "davranış-bozukluğu mudur? Eğer öyle-ise, "neye-göre" davranış bozukluğudur? Kendisini bir "zürafa-sanan" insan, üretim-süreçlerine, "toplumsal-yapıya", sağlıklı bir-şekilde eklemlenemez, işte bu-yüzden de, "tez-elden" "ıslah-edilmelidir"...
Davranış-bozukluğu teşhisi-koyabilenlerin, bunu yaparken kaygıları-insan denilen değil de, "sistem-denilenin", "üretilmiş-kaygılarıdır" ve samimi kaygılar değildir, davranış-bozukluğu olan insan, "sistem-için" ve o sistem-dahilinde yaşayan insanlar için bir tehlike arz-eder...

En-kökeninde de aslında, "davranış-bozukluğu" durumunu getiren, "merkeziyetçi- tek/elci" düşünme biçimleridir, "bilinç/akıl "patentli" tanımlanmış ve üretilmiş insan denilen, merkezi-birim olarak" alındığında, kendisini "ayı-sanmak" davranış bozuklugu kategorisine girmektedir, işin ilginç ve garip olan yanı, "kendini-insan sanmak" da, aslında "yapıca" aynı "kategoride" olmak anlamına gelir, ikisi arasındaki tek-fark, kendini-insan sanmak, toplumsal-sisteme "entegre-olmak", kendini ayı sanmak ise, sisteme entegre olamamak anlamına gelir...

Tek-elci, "merkeziyetçi" düşünme-biçimlerinin "direncini-kırdıgınızda", "delilik-denilene" gerek kalmaz, delirmek "akıllı-olmanın" çocuğudur ve tüm-deliler, "akıllı-olanların" içinden çıkar...

28 Mart 2012 Çarşamba

PARADİGMA!

....Önemli bir toplantıda cep telefonuyla bağıra bağıra konuşan bir kişi garibinize gidiyorsa; Paradigmanızı değiştirmeden onu değerlendirdiğiniz için, siz yanılıyorsunuzdur. Örneğin; Trende giderken, bir baba, 3 evladıyla oturup, sürekli ağlayan çocuklarına hiç “susun” demeden yolculuğa devam ettiğinde; Siz ona “ne gamsız adam” diyebilirsiniz. Ama sorsanız, onlar hastaneden geliyorlardır ve bir saat önce çocukların anneleri ölmüştür ve eve dönüyorlardır.


Prof. Covey in konuşmasını dinlemeye gelen annesi, arka sırada oturan 2 kişinin toplantı boyunca sürekli konuştuklarını görerek, çok öfkelenmiş ve oğlumu küçümsüyorlar diyerek çok üzülmüş. Yemek molasında oğluna; “ Şunların kafasına çantamı indiresim geliyor” demiş. Oğlu; “Anne o adam Finlandiyalı, burada simultane tercüme yok, mecburen tercümanı yanına oturttuk” diye yanıtlamış..


Havaalanında aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçağının 2 saat gecikmeli olduğunu öğrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmiş. Yanındaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış ki, yanındaki koltuğa oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açmış ve de yemeğe başlamış. Kurabiyelerin kendisine ait olduğunu hissettirmek isteyen kadın, adama dik dik bakmış. Hatta canı o an istemediği halde, kutudan bir kurabiyeyi ağzına atmış. Her halde kurabiyelerin sahibinin kim olduğunu artık anlamıştır diye düşünürken, adam bir tane daha ağzına atmaz mı. Hemen kadın da bir tane daha atmış ve bir yarışma başlamış. Adam bir tane, kadın bir tane. Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmış, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüş ve gülerek kadına ikram etmiş.
O sırada, kadının uçağının alana indiği anonsu duyulmuş ve işlemler için kadın bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtığında, ne görsün ; KENDİ KURABİYE PAKETİ, HİÇ AÇILMAMIŞ OLARAK ÇANTASINDA DURMUYOR MU! MEĞER, ADAMIN KURABİYESİNİ YİYORMUŞ.


Başkalarının düşünce ve davranışları hakkında hüküm verirken, elimizdeki veriler çoğu zaman yeterli olmuyor. Davranışların nedenini bilmeden çok yanlış yargılara varabiliyoruz.
Covey bu örnekleri; Aynı bilgiye farklı bakış, bizim davranışlarımızı belirler, diye özetliyor. Buradan yola çıkarak çözemediğimiz sorunlar için, paradigma (zihin haritası) değiştirmenin gereğini vurguluyor. Ve Einstein'in bir sözünü anımsatıyor : Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz. Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi, “ Sorunların içinde kaybolmak" yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşabilenler, o sorunu aşma şansını da yakalıyorlar.

Zaten sorunlarımızı dostlarımızla paylaşmamızın nedenlerinden biri de; Farklı bir bakışın, bize farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali değil midir? Çözümsüz gibi gördüğünüz sorunlar konusunda paradigma değiştirmenin önemi vardır. Aslında hayatımızı, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır. Başımıza gelen herşeyle, onlara verdiğimiz tepki ve yanıt arasında geniş bir hareket alanı vardır.......“

Stephen Covey

9 Mart 2012 Cuma

ben.

bu aralar sadece okuyorum,okunmaya değer bulunanları...

02.10.2011 saat 21.44 yani mesajın üzerinden beş koca yıldan fazla zaman geçmiş...

ölüm,tanrılar ve insanlar diye başlık atmış yazma zahmetine katlanan dostumuz,

öylesine "uç" işaretler taşıyor ki yazı,

öylesine derinliği var ki...

sadece yitip gitmesine gönliüm elvermediği için yeniledim,

aslında boşa çaba benimkisi,farkındayım...


Xenophilius

27 Ocak 2012 Cuma

ikilem!
bazen düşünüyorum acaba savaşmaya karar verdiğim için mi,bu kadar çok savaşıyorum?

Xenophilius

15 Aralık 2011 Perşembe

Kafa Sekmeleri


Yazılmışsa bir kere paylaşılmıştır da zihnin sataşmaya yer arayan huysuzlukları, kimsesizler gibi kokan üzüntüleri, kar soğuğu nefretleri ve fırıl fırıl dönen iki ucu kopuk düşünceleri… ve tabi paylaşmak her zaman onay almak için değil bazen de eşek yüküyle taşıdığımız kafa seslerini boşaltmak içindir de, ki, yazmak böyle durumlarda konuşmaktan daha etkili ve kolaydır şüphesiz…

Haklı nedenlerim de olduğuna göre anlatmaya başlayabilirim artık… kısa ve öz cümleler kurmak isterdim; “canım sıkkın.”, “canım ortalarda yok” “cansızım” gibi… ama ne yazık ki hızlı konuşup uzun konuşacağım… edepsizce en özelimi anlatacağım… haklıyım nasılsa…

“başla o zaman”,

“tamam”…


Neden duygusuzca saldırıp benden de susmamı beklerler ki… Birinin karşısına dikilip “neden tabla gibi sesler çıkarmıyorsun?” diye sormak istiyorum. “neden sesinin yağlanmamış kapı sesi gibi tahammülü zor..?gerçeklerini dayatmasana ense köküme..” sonrada yüzüne bakıp ona gerçek ile somut arasındaki farkı uzun uzun anlatmak gerek.. “somut senin sandığın kadar güvenilir ve inanılası değildir, gerçek ise somut olmadan varlığını yansıtamaz… dön arkanı şimdi ve somutlarını soyutla ve inanılabilirlik katsayılarını hesapla, ardından da katsayısı en yüksekleri içine çek nefes senkronizasyonunda ve burnundan ver nefesleri ki birden bire harcamayasın…şimdi sesine ton ver ve tüm gerçekleri mırıldan…. ve şimdi hiç bana dönmeden yürü git, çünkü utanmış yüzünü onarmak istemiyorum”


Neden kendilerini unutup benden de uyum ve onay beklerler ki .. Birinin karşısına da dikilip “neden bu kadar kırılmış içindeki ayna?” diye sormak istiyorum? “neden her bir ayna kırığına inanıp yüzlerce insan olduğunu düşünüyorsun?" Sonra da ona bir boy aynası verip kendiyle karşılaştırmak gerek… “ al bunu, eve götür, gece yatmadan önce evire çevire oyna, ağlamaktan gözlerin sümükleşene kadar oyna... her gece oyna.... iyileş, sağal… şimdi git, bir daha da görüşmeyelim, çünkü utanmış yüzünü onarmak istemiyorum”


Birine de şunu sormak istiyorum, kim gelirse önüme ona; “tuhaflıkla çılgınlık aynı şey midir? Ya zayıflıkla kararsızlık? Peki ya, romandaki gibi, insan kokusu değmemiş bir mağaraya kapatsam şu kendimi kendi kokuma sahip çıkmayı öğrenir miyim?” Sonra bir anda O anlatmaya başlıyor: “ Sesin rüzgarın ki kadar uzun çıkabilir mi? Bu sesi çıkarmak için yeterince nefes alabilir misin? Ya bu nefesi almaya yetecek ciğerin var mı? Ciğerinin yerini bana gösterebilir misin? Şimdi de burnunu göster.. aferim.. hadi şimdi de saçlarını tarayalım… gel şöyle bir sarılayım sana… tamam mı? Buldun mu yanıtlarını? Şimdi rüzgar kadar uzun bağırabilir misin?” “buldum…” dedim… yüzümün yumuşaklığını fark ettim dokununca… tekrar uzandım tarağa, tekrar başladım taramaya, sonra tekrar kollarımı göğsüme dolayıp sarıldım kendime… ve tekrarladım “tek yanıt şefkat, tek yanıt şefkat, tek yanıt…” sonra bana döndü Ayna ve şöyle dedi “şimdi git, uzun bir süre bana bakma, çünkü utanmış yüzünü onarmak istemiyorum..”


Sonra oyuncu geldi… “bana reçel kavanozunu oyna” dedim… “bir kavanoz vişne reçeli ol” uzunca bir “mmmmh” sesi çıkardı, yüzüme baktı; “oldu mu?” “bugün bir melek gördüm” dedim… “sen melek olabilir misin?” “ben meleğim zaten” dedi, “benden daha safı var mı?” “yok” dedim, “ben gidiyorum” ve iyice uzaklaştım… yorganın altına saklanıp, meleğin gözlerini düşündüm… bakmaya korkardınız cam kadar parlak, duru… siz öyle kirli kalırsınız ki yanında, utançlar üşüşür tepenize… Güldüm, “hahaha!” “bitmeyen ironi senfonisinin elleri buz gibi ama pırlanta gibi kalbi var… aşağılık sol lobum ezik sağ lobuma 1 fark attı bu gece” uykuya daldığımda rüya kahramanları fareler gibi kaçıştılar yüzümdeki ukala sırıtıştan....

-------------------------------------------------------------------------------------------------

Kısaca kafanıza sahip çıkın!

6 Ekim 2011 Perşembe

hysteria land.

derin bir histerinin akşamında

asrın et yiyen sürüngenleri

ve meydanların tunç heykeli

alaca bir kurt oynarken benimle

sanki varmışım gibi

beni de attılar sarılara

bir felsefik kan benimle oldu

bir ütopik kan benimle

derinlerde çok derinlerde

/

medeniyet en mahrem yerinden yıkılmıştı sanki üzerime

gözlerim körebelerden kalma yalan bir perspektif

ayaklarım onca gölge oyunlarına rağmen

inadına arkaik bir batıl

medeniyet dedim ya

buldum sonunda onu da buldum

kendi rahmine ağır bir silahla

göçe zorlanmış yapay bir kan

Xenophilius

2 Haziran 2011 Perşembe

Heroin...
choose life. choose a job. choose a career. choose a family. choose a fucking big television. choose washing machines, cars, compact disc players and electrical tin openers. choose good health, low cholesterol, and dental insurance. choose fixed interest mortgage repayments. choose a starter home. choose your friends. choose leisurewear and matching fabrics. choose diy and wondering who the fuck you are on a sunday morning. choose sitting on that couch watching mind-numbing, spirit crushing game shows, stuffing junk food into your mouth. choose rotting away at the end of it all, pishing your last in a miserable home, nothing more than an embarrassment to the selfish, fucked up brats you spawned to replace yourself. choose a future. choose life… but why would i want to do a thing like that?

Xenophilius

21 Nisan 2011 Perşembe

Porno!

Samimiyetin güçle ne ilgisi var?
İçeriksel samimiyet de ne?
İçerik varken nasıl öz-alan yaratılabilir
Samimi olmayan papağan mı var?
Pornografi ne?
Yahu ben bu başlıktan hiç bir şey anlamadım.
Taş yok mu kafamı vuracam
x.X.x

Xenophilius