
Yazılmışsa bir kere paylaşılmıştır da zihnin sataşmaya yer arayan huysuzlukları, kimsesizler gibi kokan üzüntüleri, kar soğuğu nefretleri ve fırıl fırıl dönen iki ucu kopuk düşünceleri… ve tabi paylaşmak her zaman onay almak için değil bazen de eşek yüküyle taşıdığımız kafa seslerini boşaltmak içindir de, ki, yazmak böyle durumlarda konuşmaktan daha etkili ve kolaydır şüphesiz…
Haklı nedenlerim de olduğuna göre anlatmaya başlayabilirim artık… kısa ve öz cümleler kurmak isterdim; “canım sıkkın.”, “canım ortalarda yok” “cansızım” gibi… ama ne yazık ki hızlı konuşup uzun konuşacağım… edepsizce en özelimi anlatacağım… haklıyım nasılsa…
“başla o zaman”,
“tamam”…
Neden duygusuzca saldırıp benden de susmamı beklerler ki… Birinin karşısına dikilip “neden tabla gibi sesler çıkarmıyorsun?” diye sormak istiyorum. “neden sesinin yağlanmamış kapı sesi gibi tahammülü zor..?gerçeklerini dayatmasana ense köküme..” sonrada yüzüne bakıp ona gerçek ile somut arasındaki farkı uzun uzun anlatmak gerek.. “somut senin sandığın kadar güvenilir ve inanılası değildir, gerçek ise somut olmadan varlığını yansıtamaz… dön arkanı şimdi ve somutlarını soyutla ve inanılabilirlik katsayılarını hesapla, ardından da katsayısı en yüksekleri içine çek nefes senkronizasyonunda ve burnundan ver nefesleri ki birden bire harcamayasın…şimdi sesine ton ver ve tüm gerçekleri mırıldan…. ve şimdi hiç bana dönmeden yürü git, çünkü utanmış yüzünü onarmak istemiyorum”
Neden kendilerini unutup benden de uyum ve onay beklerler ki .. Birinin karşısına da dikilip “neden bu kadar kırılmış içindeki ayna?” diye sormak istiyorum? “neden her bir ayna kırığına inanıp yüzlerce insan olduğunu düşünüyorsun?" Sonra da ona bir boy aynası verip kendiyle karşılaştırmak gerek… “ al bunu, eve götür, gece yatmadan önce evire çevire oyna, ağlamaktan gözlerin sümükleşene kadar oyna... her gece oyna.... iyileş, sağal… şimdi git, bir daha da görüşmeyelim, çünkü utanmış yüzünü onarmak istemiyorum”
Birine de şunu sormak istiyorum, kim gelirse önüme ona; “tuhaflıkla çılgınlık aynı şey midir? Ya zayıflıkla kararsızlık? Peki ya, romandaki gibi, insan kokusu değmemiş bir mağaraya kapatsam şu kendimi kendi kokuma sahip çıkmayı öğrenir miyim?” Sonra bir anda O anlatmaya başlıyor: “ Sesin rüzgarın ki kadar uzun çıkabilir mi? Bu sesi çıkarmak için yeterince nefes alabilir misin? Ya bu nefesi almaya yetecek ciğerin var mı? Ciğerinin yerini bana gösterebilir misin? Şimdi de burnunu göster.. aferim.. hadi şimdi de saçlarını tarayalım… gel şöyle bir sarılayım sana… tamam mı? Buldun mu yanıtlarını? Şimdi rüzgar kadar uzun bağırabilir misin?” “buldum…” dedim… yüzümün yumuşaklığını fark ettim dokununca… tekrar uzandım tarağa, tekrar başladım taramaya, sonra tekrar kollarımı göğsüme dolayıp sarıldım kendime… ve tekrarladım “tek yanıt şefkat, tek yanıt şefkat, tek yanıt…” sonra bana döndü Ayna ve şöyle dedi “şimdi git, uzun bir süre bana bakma, çünkü utanmış yüzünü onarmak istemiyorum..”
Sonra oyuncu geldi… “bana reçel kavanozunu oyna” dedim… “bir kavanoz vişne reçeli ol” uzunca bir “mmmmh” sesi çıkardı, yüzüme baktı; “oldu mu?” “bugün bir melek gördüm” dedim… “sen melek olabilir misin?” “ben meleğim zaten” dedi, “benden daha safı var mı?” “yok” dedim, “ben gidiyorum” ve iyice uzaklaştım… yorganın altına saklanıp, meleğin gözlerini düşündüm… bakmaya korkardınız cam kadar parlak, duru… siz öyle kirli kalırsınız ki yanında, utançlar üşüşür tepenize… Güldüm, “hahaha!” “bitmeyen ironi senfonisinin elleri buz gibi ama pırlanta gibi kalbi var… aşağılık sol lobum ezik sağ lobuma 1 fark attı bu gece” uykuya daldığımda rüya kahramanları fareler gibi kaçıştılar yüzümdeki ukala sırıtıştan....
-------------------------------------------------------------------------------------------------
Kısaca kafanıza sahip çıkın!


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder