23 Nisan 2010 Cuma

Tünel


“...Her şeye rağmen tek bir tünel vardı, karanlık ve yalnız: benimki.”

Böyle diyordu Ernesto Sabato “Tünel” isimli kitabında. Hayatta nereye baksam bir şekilde insan ve insanlık halleri, yazanın satır aralarında görünen “ben”i dikkatimi çekti. Her insan bir evren. Her insan başka bir bilmece sanki. Her insan başka bir kapı, başka bir pencere. Ve her insanın, art alanda kalan bilinçli/bilinçsiz gizleri, tünelleri. Ne kadar anlatıyoruz/ anlatabiliyoruz kendimizi? Ne kadar anlıyoruz bir diğerini? Kendimizi anlatırken ne kadar dürüst olmaya çalışırsak çalışalım bir yerlerde bazen kendimizin bile farkında olamadığı karanlık köşeler kalıyor. İlginç olan da kendimizde de olan art alanda kalmış bu gizlerin bir diğerinde de olduğunu bilişimiz. Bu gizler insanın kendisiyle birlikte gömülüyor.

Hepimizin yaşamında aşklar, tutkular, kıskançlıklar, yenilgiler, başarılar, uyuyan ya da patlamak üzere olan yanardağlar...! Benim tartışmaya açmak istediğim de insanın içindeki tüneller, insanlık hallerinin ruhsal betimlemeleri. “Ben”i, ona dair ruhsal halleri betimlemekte ne kadar başarılıyız ?


Çocukluğumdan beri tünelleri hep çok sevdim. Gündüzün yakan güneşinden sıyrılıp bir anda kendimizi
karanlığında (ki tünelin çıkışının verdiği aydınlığın yansıması da var) bulduğumuz tüneller... Ve tünelden
çıktıktan sonra kamaşan gözlerimiz... Tünel sözcüğü bana hep bir "sığınma"yı anımsatır. Belki de işte bu
sizin de dediğiniz o "gizli yerimiz". Her şeyi paylaştığımızı düşünsek de derinliklerimizde var olan o gizli
yer... İnsan hep (yalnızlığının bilincinde olarak ya da olmadan) sığınma ihtiyacı duyar o içindeki kabuğa.

Tünel,kendi'dir aslında. Tünel,biz'iz. Yaşam da tünelin iki taraftan aldığı ışık yansımaları...


Xenophilius

Hiç yorum yok: